Search for content, post, videos

Herve Magro Röportajı

Nuru  Ziya Sokağı No: 22’de bulunan Fransız Sarayı’nda, Fransa’nın  İstanbul Başkonsolosu Sayın Herve Magro ile bir söyleşi gerçekleştirme fikri oldukça heyecan vericiydi. Yaklaşık 500 Yıla dayanan bir ikili ilişki ve bu uzun yıllar boyunca iki taraf açısından da yaratılan onca artı değeri Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Sayın Herve Magro Bey’in bakış açısıyla bir kez daha irdelemek ve derinlemesine bakabilmek için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı. Bir taraftan İstanbul’a zeki ve gözleri çoğu ayrıntıyı fark eden bir kişinin gözünden bakmak, diğer taraftan da Resmi bir görevi icra eden üst düzey bir bürokratın bir gününün nasıl geçtiği, ya da eşi ve çocuklarının neler ile ilgilendiğini öğrenmek de ayrı bir mutluluktu. Şimdi buyrun oldukça samimi ve ayrıcalıklı bir ortamda geçen söyleşimizin detaylarına…

Herve Bey, Diplomatlık kariyeri sizi neden cezbetti?

Çocukluğumda çok seyahat ettiğim için ve çocukluğumun bir kısmını da Türkiye’de geçirdiğim için böyle bir meslek yapmak istiyordum. Fransa’dan çıkmak, diğer ülkelere gitmek, yeni medeniyetler ve kültürlerle ayrıca insanlarla tanışmak, böyle bir seçenek bana oldukça cazip geldi. Hatta biraz abartılı gibi görünebilir ama bu yaşam bana çok doğal geldi. Kendime bununla ilgili çok fazla soru sormadım. Sanırım liseden beri Dışişleri Bakanlığı’na girmek istiyordum. Ama tabi istemek birşey yapmak ise daha başka bir şey. Liseden sonra imtihanlara girdim ve üniversiteyi kazandım. Yani diyebilirim ki başka bir nedenim yok, sadece bu mesleği yapmayı çok istiyordum, az önce de belirttiğim gibi bana çok doğal geldi.

Yani üniversite eğitiminizi de bunun üzerine aldınız. Siyasal Bilimler fakültesini mi tercih ettiniz?

Hayır, tarih üzerine lisans çalışmalarıma başladım. Tarih biliminde daha çok modern ve yeni çağ dönemi üzerine odaklandım ve çalıştım. Aynı zamanda Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne de girdim. Ardından Siyasal Bilimler fakültesine kaydımı yaptırdım, Fransa’da Sciences Po isimli ünlü Siyaset Bilimi Okulu’nda çalışmalarıma devam ettim. Sciences Po’ya devam ederken, yani 2. sınıftayken  Dış İşleri Bakanlığı’nın sınavına girdim ve başarılı oldum ardından Diplomatlık kariyerim başladı.

Küçük yaşlarınızı Türkiye’de geçirdiğinizi belirttiniz Herve Bey. Hangi rüzgar sizi buraya attı?

Aslında ben Türkiye’de, Ankara’da doğdum. Ama tabi o dönemleri pek hatırlamıyorum. O zaman da yaklaşık 1.5 sene Türkiye’de ikamet etmiştik ailecek. Ardından 1970’lerde kendisi  de Dış İşleri Bakanlığı’nda kıdemli bir  diplomat olan babamın tayini yeniden Ankara’ya çıktı ve biz de onunla beraber Türkiye’nin başkentine, Ankara’ya yerleştik. Haliyle ben de biraz büyümüştüm, yaklaşık yedi yaşındaydım ve doğal olarak yaşadığım çevreyi daha iyi anlamaya başlamıştım. Fransız Okulu’na gidiyordum ama dersten sonra arkadaşlarımla top oynamaya giderdim. Türkçe’yi o şekilde öğrendim. Yaklaşık olarak 6 senemi Türkiye’de geçirdim. Haliyle o dönemde öğrendiğim Türkçe ileride bu dilde uzmanlaşmam adına benim için iyi bir temel oluşturdu.

Peki Babanızın bu ülke ile ilgili düşünceleri neydi, o bu ülkeyi nasıl görürdü?

Babamlar Türkiye’yi çok seviyordu çünkü onlar zaten Akdenizliydiler ve burada kendi büyüdükleri ortama benzer olan birçok nokta buldular. Yaşam tarzı, sıcaklık, insanların samimiyeti, onlar için bu noktalar oldukça önemliydi ve bu sebeple bu ülkeyi çok sevdiler. Herhalde bende bu ülkeyi yukarıdaki sebepler yüzünden çok sevdim. Babam ve annemin buradaki hayatı çok rahat ve manen huzurlu olunca, benim de Türkiye’deki çocukluk dönemim belirli bir  rahatlık içinde geçti haliyle.

Herve Bey, yeniden diplomatlık kariyerinize dönecek olursak, bugünden geçmişinize ve yaşadığınız ana baktığınızda iyiki bu mesleği seçmişim diyor musunuz?

Bugünümden geçmişime baktığımda ve onunla yüzleştiğimde bu soruya cevabım kesinlikle evet olacaktır. Tabi bu meslek o kadar kolay bir meslek değil. Benim kişisel olarak zorlandığım en önemli noktalardan bir tanesi ise kimi zaman mesleğim dolayısıyla ailemle arama mesafe girmesi olmuştur. Az önce de belirttiğim gibi, kendim sıcak bir aile ortamında büyüdüğümden, haliyle o tip bir ortamı da ister istemez arıyorum. Örneğin mesleğimin ilk yıllarında Fransa’dan ayrıldım ve yaklaşık 3 sene annemden ayrı kaldım. Tabi Fransa’da abim ve ablam vardı ama örneğin bu durum beni zorlamıştı. Ancak diğer taraftan, diplomatlık mesleği kadar insanı besleyen ve yaşamını zenginleştiren başka bir meslek bulmak pek de kolay olmasa gerek. Yeni ülkelerle, yeni insanlarla ve kültürlerle tanışıyorsunuz ve bu durum ister istemez kendi hayatınızı derinleştiriyor ve hayata olan bakış açınızı sağlamlaştırıyor. Bütün bunların yanında ise, sanıyorum bende bu mesleğe oldukça uygun bir diplomatik ruh var. Diplomatlık mesleğinin gerekleri olan konuşarak anlaşma fiilini elimden geldiği ölçüde hakkını vererek yapıyorum. Yani dönüp kendime daha başka ne iş yapabilirdim diye sorduğumda cevap olarak yeniden diplomat olurdum diyorum. Bunun yanında  gençliğimde üniversiteye giderken amatör olarak futbol ile de yakından ilgilenmiştim, ama o da bir merak olarak kaldı, zaten o zamanlar, bugünkü gibi para da kazanılmıyordu futboldan. Diplomatlık mesleği ile ilgili olarak söyleyeceğim bir diğer önemli nokta ise, mesleğimiz gereği yurt dışında çalıştığımızdan dolayı kimi zaman ülkemiz ile temasımız kopabiliyor. Bu da sıkça yaşanan bir sorun ve atlatılması gerekiyor. Bu temsaı sıkı tutmak için de sık sık kendi ülkenizi ziyaret etmek şart.

Peki Herve Bey, geçmişte görev yapmış, örneğin Osmanlı Döneminde, Fransız diplomatlarla kendinizi karşılaştırdığınızda hangi değişimler ön plana çıkıyor?

Tabi öncelikle bizim mesleğimizin kendi yapısı zaman içinde büyük değişikliklere uğradı. Eskiden bir diplomat Paris’ten çıkışını yaptıktan sonra iki üç ay içerisinde İstanbul’a varırdı  ve aynı şekilde Paris’ten mektupla gelen bir emir de İstanbul’da görevi başındaki diplomata çok sonraları ulaşırdı. Haliyle buradaki görevlinin yazdığı raporlar da Paris’e üç ay sonra ulaşırdı ve bütün bunlara bir de  raporlara verilen cevapların da geri dönme süresini  hesaba katarsak işlerin ne kadar yavaş yürüdüğünü sanırım anlayabiliriz. Şimdi bu durumu benim dönemimle kıyaslayacak olursak çok fazla şeyin değiştiği ortada. Şimdi saniye saniye bilgisayar üzerinden emir geliyor, talimat geliyor ya da benim yazdığım raporlar saniyesinde Dış İşleri Bakanlığı’nın bilgisayarlarında oluyor. Değişen zamanla birlikte bizim de çalışma tempomuz değişti. Örneğin eskiden çok uzun ve kimi zaman da edebi boyutları olan raporlar hazırlardık. Örneğin bu ekole mensup çok meşhur Fransız Diplomatlar vardır. Yazdıkları raporlar o kadar edebidir ki bu sayede ünlenmişlerdir.  Örneğin 1900’lü yılların başlarında ABD ve Japonya Büyükelçilikleri görevini yürütmüş olan Paul Claudel bu ekolün en başarılı örneklerinden bir tanesidir. Hem şair, hem roman yazarı hem de başarılı bir diplomat olan Claudel’in yazdığı mesleki raporlar birer edebi şaheserdir. Yani o zamanlar bambaşka zamanlardı. Aynı zamanda diplomasi mesleği ile ilgilenen çok fazla aristokrat da vardı.

Biraz da İstanbul Şehri’nden bahsetsek Herve Bey? Sizin perspektifinizden baktığımızda karşımızda nasıl bir Istanbul çıkıyor? Yani kültürel açıdan, dünyada konumlandığı yer açısından, Fransız tarihi açısından, bu şehirin kapladığı alan nedir?

Kuşkusuz şu anda dünya üzerinde önde gelen ilk 10 şehirden bir tanesidir İstanbul. Çünkü burada o kadar büyük bir enerji, dinamizm ve açılım var ki, bütün bu faktörler İstanbul’un oldukça önemli bir şehir haline gelmesini sağlıyor. Diğer taraftan hem Türkiye hem de Dünya adına çok önemli bir dönemdeyiz. Türkiye özellikle de İstanbul bu süreçte oldukça önemli yerler olarak karşımızda duruyor. Özellikle İstanbul şehri geçmiş ve bugünü oldukça yetkin bir biçimde birbiryle harmanlayabilmiş bir şehir. Samimi konuşmak gerekirse 20 sene önce bunu söylemezdim. Çünkü o zamanlar bir tutukluk söz konusuydu. Şehir biraz geçmişte kalmıştı ve uykuda gibiydi, ancak bugün bu durum tamamen değişti. Tabi bu uyanış oldukça güzel oldu ama kötü yönleri de yok değil. Örneğin ben her zaman İstanbul’un trafiğinden şikayet ederim. Genelde yakın çevremle de paylaştığım şey ise böyle güzide bir şehirde bu kadar çok trafik sorununun olmasının  akılla bağdaşacak bir şey olmadığıdır. Ben İstanbul’daki görevime başladığımdan beri yani yaklaşık 3 senedir, trafik daha da kötüye gitmekte. Tabi böyle bir şehirde bu tip problemler normal, örneğin Paris Belediyesi de bu tip sorunlarla boğuşur ancak biraz daha tedbir şart gibi geliyor bana. Ancak şunu da belirtmeliyim ki Paris, Londra, New York gibi şehirlerdeki trafik problemleri genellikle araç yoğunluğundan kaynaklanıyor. Ama İstanbul’da sürücü hataları yüzünden oluşan trafik problemleri daha fazla ve ivedilikle sürücü davranışlarından kaynaklanan problemlerin çözülmesi gerekiyor. Tabi bu olumsuz yönü ama o kadar da üstünde durmaya gerek yok. Bunun dışında o kadar olumlu yönler de varki… Örneğin Boğaz’ın güzelliği başlı başına  bütün bu olumsuzlukların üstüne bir çizgi çekecek kapasitededir. Ya da bugün yeni açılan kültür mekanları örneğin müzeler, sergi salonları ya da diğer kültürel mekanlar zaten canlı olan hayata daha da bir canlılık katıyor. İstanbul dünya sanatında da önemli bir yer tutmaya başladı. Bunun yanında İstanbul’un ekonomi alanında da önemi gün be gün artıyor ve Fransız şirketleri açısından bu durumu yakından takip ediyoruz.Şu an Türkiye’de belli başlı 400’den fazla Fransız Şirketi var ve bu şirketlerin %70’inden fazlası İstanbul merkezli olarak iş yapıyor. Onun için İstanbul ekonomik anlamda da bizim için çok önemli bir şehir.

Biraz’da Fransız insanların gözünden İstanbul’un nasıl göründüğünü anlatsak?

Son yıllarda İstanbul’a karşı olan ilgi çok yükseldi. Bu da enterasan çünkü genellikle Fransa- Türkiye arasındaki ilişkiler gelgitli bir seyir izliyor ancak iki toplumun birbirine bakışı bundan oldukça az etkileniyor. Mesela şu an Fransız toplumu açısından Türkiye’ye yönelik ilgi her zamankinden daha fazla ve çalışma yükümüzün artması ile birlikte biz de bunu iyice hissetmeye başladık. Bu noktada biraz da karşılıklı ilişkilerimizin tarihine bakmak faydalı olacaktır. Özellikle I. Dünya Savaşı’ndan önce Fransız edebiyatı, kültürü ve dili Osmanlı’nın kültür hayatına çok önemli bir yere sahipti. İkinci olarak özellikle İstanbul ve İzmir gibi liman kentlerinde çok sayıda Levanten yaşardı. Onlar Fransa’dan gelen eski ve çok önemli ailelerdi. Bu aileler ve kişiler üzerinden de iki ülke arasındaki ilişki çok sıkı tutuluyordu. Örneğin şu an bu söyleşiyi yaptığımız Fransız Sarayı’da önemli levanten eserlerden bir tanesidir. Tabi General Sebastiani’nin de İstanbul’un İngilizlere karşı olan savunmasında önemli rol üstlendiğini de burada belirtmek lazım. Yani her zaman İstanbul ve Türkiye,  Fransa açısından oldukça önemli bir yer olmuştur. Hatta Napolyon’un söylemiş olduğu ”Eğer dünya tek bir devlet olsaydı İstanbul bu devletin merkezi olurdu” sözü bile bu değerin hangi boyutta olduğunun göstergesidir. Sonra tabi I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız Büyükelçiliği Ankara’ya taşınınca İstanbul’a olan ilgi biraz azalmaya başladı. Biliyorsunuz Fransa Devleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk tanıyan Batılı devlettir. Ancak şu an İstanbul’a olan ilgi yeniden eski günlerine dönüyor ve bundan dolayı çok mutluyuz. Mesela İstanbul’da yaşayan Fransızlar son beş senede %40 oranında arttı. Bu oranın yarısı Fransız Şirketler dolayısıyla diğer yarısı ise Türk kökenli Fransız Vatandaşları yoluyla oluştu. Özellikle Türk kökenli Fransız Vatandaşlarımız bizim için oldukça önemli bir konumdalar çünkü hem buraya hitap edebilme hem de Fransa’ya hitap edebilme yeteneğine sahiptirler. Bu anlamda iki toplum arasında doğal bir köprü rolü olma yeteneğine sahiptirler. Örneğin geçtiğimiz senelerde Fransa Dış İşleri Bakanlığı’na Türk asıllı Fransız Vatandaşları alınmaya başladı. Bu anlamda özellikle III. Nesil Türk asıllı Fransız vatandaşları iki toplum arasındaki doğal köprüler olmaya başladılar. Özellikle Türk kökenli ve Fransız olan yeni nesil iş adamları ve sanatçılar ilişkilerimizi oldukça olumlu yönde etkiliyorlar.

Ancak şöyle bir durum yok mu Herve Bey, mesela Türkiye’de ve Fransa’da Türkiye’nin AB Üyeliği ile ilgili kamuoyu yoklamaları yapılır ve genelde Fransız toplumu bu yoklamalarda Türkiye’nin AB Üyeliğine karşı bir tutum ortaya koyar.  Ancak birebir ilişkiye geçildiği zaman aslında o kadar çok sorunun olmadığı anlaşılıyor. Bu durumu nasıl açıklarsınız Herve Bey?

Şimdi toplumların birbirlerine sempati ile bakması ayrı bir konu, Avrupa Birliği ise idari ve siyasal bir entegrasyon projesi olarak ayrı bir konudur. Tabi bir nokta daha var ki, Avrupa Birliği Genişleme Süreci gibi bir konuda Fransız Toplumu birçok yerden birçok başka fikir de duymaktadır ve bunlardan etkilenmektedir. Onun için Sayın Hollande’ın dediği gibi ”Prensip olarak üyeliğe karşı değiliz, ama Türkiye’nin de belirli çabalar göstermesi gerekiyor” ki, Avrupa Birliği’ndeki liderler de bu gelişmeleri toplumlarına anlatabilsinler. Bi taraftan şöyle de bakılabilir, Avrupa Birliği’ndeki kimi liderler  gerçekten de Türkiye’nin üyeliğine karşı ve toplumlarını bu yönde etkiliyebiliyor ama bu başka bir boyut. Toplumlar noktasına geri dönecek olursak, ben toplumlar adına bir problem görmüyorum. Örneğin Türkiye’de de Avrupa Birliği’ne girmek istemeyenler de var. Fransa’da da Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmayanlar var. Zaten Fransa Avrupa Birliği içinde yeni üye alım konusundaki muhalefeti ile de meşhurdur. Örneğin Fransa 1960’larda İngiltere’nin de girişini istememişti, ya da İspanya’nın üyeliği konusunda da muhalif bir çizgide siyaset yürütmüştü. Aynı şekilde Polonya’nın da olası üyeliği Fransa’da çok tartışıldı. Yani demem odur ki bu tartışmalar normaldir çünkü Fransızların Avrupa Birliği bakışı, örneğin İngiltere’ninkinden çok farklıdır. İngiltere Avrupa’ya sürekli genişleyen bir olgu olarak bakarken, Fransa ise daha çok bu genişlemenin idari yönüne odaklanmaktadır ve bu Birlik nasıl daha verimli çalışabilir diye sormaktadır. Fransızlar Avrupa Birliği Projesi’nin nereye gideceğini bilmek istiyorlar. Bu anlamda esas sorun aslında halkların farklı kimlikleri değil, AB Projesinin nereye gideceği ile ilgili belirsizliklerdir. İkinci nokta ise, Avrupa’daki halkların aklındaki belirsizliklerin giderilebilmesi için  AB Projesinin belirli değerlere dayanan bir vizyon sunması gerekmektedir ve bunun da  yegane koşulu bütün üye devletlerin ve adayların bu vizyonda ortaklaşmış olması gerekliliğidir. Bu anlamda Türkiye’ye de büyük rol düşmektedir.

Herve Bey, son olarak İstanbul’da bir gününüz nasıl geçer? Nerelerde vakit geçirmekten hoşlanırsınız? Ayrıca takibinizde olan Türkiyeli sanatçılar kimlerdir?

İstanbul denildiğinde aklıma ilk olarak bu şehrin bütün Akdeniz havzasında  en güzel balığı yiyebileceğiniz yer olduğu gerçeği  gelir. Bu anlamda İstanbul demek benim için bir anlamda ağız tadıma uygun ve oldukça kaliteli balıklar yiyebileceğim bir yer demektir. Balık lokantaları olarak özellikle Rumeli Hisarı’ndaki İskele Lokantası’nı tercih ederim. Bunun yanında Tarihi Karaköy Balık Lokantası’nda balık yemekten çok hoşlanırım. Seçimim ise genelde Lüfer olur. Çünkü lüfer İstanbul’a ait en önemli tadlardan birisi gibi gelir bana. Lüfer’in yanısıra uskumru da tercihlerim arasındadır. Bunun dışında Ulus 29, Sunset gibi mekanları da tercih ederim. Yemekten devam edecek olursak patlıcan ve enginarı da tercih ederim ve Türkiye’de tanıştığım yeni meze türleri de benim için oldukça önemlidir. İkinci olarak, Türk Edebiyatı ile de oldukça ilgiliyimdir. Bu derin edebiyat ile buluşmamda öncelikli olarak Yaşar Kemal’in yapıtlarının büyük etkisi olmuştur. Yaşar Kemal’in yanında Orhan Pamuk, Elif Şafak  ve Nedim Gürsel’de takip ettiğim önemli Türkiyeli yazarlar arasındadır. 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *