Search for content, post, videos

İstanbul’a değer katmış bir Başkonsolos; Onno Kervers

Yağmurun yağmakla yağmamak arasında kaldığı bir Mayıs gününde fotoğrafçı arkadaşım Işıdan’la birlikte,  Beyoğlu’ndaki Hollanda Kraliyeti İstanbul Başkonsolosluğu’nun yolunu tuttuk. Aslında amacımız şu sıralar şehrin her tarafında gördüğümüz Hollanda- Türkiye İlişkilerinin 400. Yılı Aktivitelerinin temel motivasyonunu öğrenmek ve İstanbul’a değer katmış bir Başkonsolos olan Onno Kervers’in de  bu ilhamı nereden aldığını bulmaktı. Bu iki amaca da ulaştık ayrıca konsolosluk görevlilerinden Sayın Onno Kervers’e dek  mazhar olduğumuz sıcaklık, kibarlık ve alçak gönüllülük de yanımıza kar kaldı. Röportaja gitmeden evvel acaba hangi gömleğimi giysem diye taklalar atan ben, bir anda kendimi Onno Bey ile oldukça dost canlısı bir ortamda kendisinden, hobilerinden ve de onun İstanbul’undan konuşurken buldum…

Merhabalar Sayın Onno Kervers. Diplomatlık kariyeri sizi neden cezbetti?

Onno Kervers: Üniversiteye kayıt olmadan evvel uluslararası hukuk okumaya karar vermiştim. Farklı ülkeleri tanımayı, ve diğer kültürlerden insanlarla tanışmayı her zaman sevmişimdir. Uluslararası hukuk alanının özellikle Diplomatlık mesleği ile birleşince bana bu fırsatları sunacağını anlamıştım. Çünkü uluslararası hukuk alanı bir çok farklı yönü içinde barındırmaktadır, bunlardan birisi de devletler arası ilişkileri düzenleyen alan ve ben hukukçu kişiliğim ile farklı kültürleri merak eden tarafımı diplomatlık mesleğinde birleştirdim. Diplomatlık kariyerime 1980 yılında başladım ve 32 senedir aralıksız sürdürmekteyim.

Geçmiş tecrübelerinize ve bugünkü duygularınıza baktığınızda, diplomatlık kariyerine başladığınız için memnun musunuz?

Evet, şöyle geçmişe dönüp bakınca aslında kendi adıma güzel bir karar verdiğimi düşünüyorum. Şu ana kadar Türkiye ile birlikte on farklı ülkede görev yaptım ki bunların arasında Belçika, Büyük Britanya, İsviçre, Kolombiya gibi ülkeler var. Bütün bu tecrübelerimden çıkardığım sonuç ise her gittiğim yeni ülkede bazen çeşitli zorluklarla karşılaşsam da, bu zorluklarla baş etmek ve üstesinden gelmek  benim için hep mutluluk kaynağı oldu. Bunun yanında az önce de ifade ettiğim gibi aslında yeni insanlarla ve kültürler ile tanışmak benim için en büyük mutluluk.

Diplomatlık tecrübelerimden çıkardığım sonuç: Her gittiğim yeni ülkede çeşitli zorluklarla karşılaşsam da, bu zorluklarla baş etmek ve üstesinden gelmek  benim için hep mutluluk kaynağı oldu.

Ancak, diplomatlık bir taraftan da çoğunlukla sabit bir hayatınızın olmadığı ve sürekli yer değiştirdiğiniz bir meslek, bu durum sizi zorlamıyor mu?

Evet haklısınız, çoğu zaman alıştığınız yerden uzaklaşmak insanı yoruyor, ya da örneğin Hollanda’da sahip olduğum bir evim var ama pek de kullanamıyorum. Özellikle taşınma anları benim için oldukça yorucu oluyor. Bu meslekte kariyeriniz uzadıkça taşınmak için daha büyük kutulara ihtiyaç duyuyorsunuz çünkü genellikle görev yaptığınız ülkeden satın almış olduğunuz daha çok hediye, ve kafanızda da daha çok hatıranız oluyor.  Taşınma esnasında bazı değer verdiğiniz objelere zarar gelebiliyor ya da otelde kaldığınız vakit bir şeyler kaybolabiliyor, yani taşınma durumu genellikle zor bir durum ama üstesinden geliyorsunuz.

Peki İstanbul şehri… Kariyeriniz ve özel hayatınız bakımından bu şehir  nerede duruyor?


Görev yaptığım her ülkede oraya has ve özel bir şeyler yakalamışımdır. Ben her zaman öğrenmeye açık bir kariyer hedefledim ve gittiğim her yeni görev yerinin hem kariyerime ama bir taraftan da hayat hikayeme ve kişiliğime bir şeyler katmasını istedim.  Bu anlamda İstanbul görev yaptığım diğer şehirler ile karşılaştırdığımda kendisine has özellikleri olan, bir taraftan gizemli, öte taraftan oldukça yalın ve açık bir şehir. Şehrin her tarafında Romalılardan, Bizanslılardan, Osmanlılardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nden eşsiz dokunuşlara şahit olabilirsiniz ve bu kültürlerin birbirleri ile etkileşiminin oluşturduğu bir gündelik yaşam gözünüze çarpar. Bunun yanında İstanbula baktığımda aynı zamanda modern, ekonomisi büyüyen ve insanları oldukça özgün olan bir şehir görüyorum.

Küreselleşmenin Getirmiş Olduğu Yan Etkiler de gözünüze çarpıyor mu?

Evet, küreselleşmenin tabiki çeşitli yan etkileri de var. Örneğin İstanbul’da bu yan etkiler trafik sorunu ve şehre göç olarak karşımıza çıkıyor. Şehir büyüdükçe büyüyor ancak benim şahsi fikrim olarak, bu büyüme genel anlamı ile yetkili makamlar tarafından profesyonel bir şekilde kontrol ediliyor. Türklerin yaşam tarzını oldukça aktif buluyorum ve günlük yaşamlarını kurmuş oldukları bu aktiflik içerisinde; yaratıcılık ve esneklikleri de fark yaratan diğer özellikleri arasında. İstanbul esasında gücünü bu aktiflik ve yaratıcılıktan alıyor, Türkiye’nin en büyük şehri olarak da aslında İstanbul ülkenin bir aynası. Tıpkı İstanbul gibi, Türkiye’de büyüyor, gelişiyor ve git gide bölgesinde ekonomik, sosyal ve siyasi anlamda büyük bir güce dönüşüyor. Bu değişim pek tabii diplomatik anlamda da İstanbul’u ve Türkiye’yi oldukça özel bir konuma oturtuyor. Ayrıca Türkiye-Hollanda resmi ilişkilerinin 400 yıl gibi oldukça uzun bir geçmişinin olması, aynı zamanda Hollanda’da yaşayan ve sayıları dört yüz bin’den fazla olan Türk Topluluğu’nun yaşaması bu karşılıklı ilişkiyi bizim için oldukça önemli kılıyor. Bugün Hollandalı iş çevreleri karşılıklı ticari antlaşmalar eşliğinde Türkiye’de oldukça önemli yatırımlar yapıyor tıpkı Türk iş çevrelerinin de Hollanda’da yaptıkları gibi. Karşılıklı kültürel ilişkileri de eklediğimizde, İstanbul’da görev yapmak gerçekten oldukça çekici ve heyecan verici bir hale geliyor.

Bu şehre gelmeden önce ne umuyordunuz ve şimdi ne düşünüyorsunuz? İstanbul ile bağlantılandıracağınız özel bir duygunuz var mı?

İstanbul benim açımdan kısaca, muhteşem olarak niteleyebileceğim güzelliğe sahip bir şehir. Konsolosluk görevimden önce çok eskiden bir kere geldiysem de o günkü izlenimlerimi tam olarak hatırlayamıyorum fakat buraya gelmeden önce büyük bir şehirde, farklı insanlar ile çalışacağımı biliyordum. Ancak kendi açımdan süpriz yaratan iki nokta var: Bunlardan birincisi Türk halkının olağanüstü misafirperverliği, ve ikincisi ise insanların oldukça sıcak kanlı olması. İstanbul’da yaşarken iş yaşamından, kültürel aktivitelere, ya da gündelik rutininize dek sizi sarıp sarmalayan sıcak kanlı insanlar var. Örneğin bir restoranta ya da bir kafeye gittiğinizde çoğu insanın arkadaşça yaklaşımlarına tanık oluyorsunuz. Bu anlamda İstanbul ile bağlantılandırdığım duygum ‘’sıcak kanlılıktır’’. Öte taraftan, Boğaz kıyısına kurulmuş bir kentte yaşıyoruz ve bu sayede olağanüstü renklerin ayırdına varıyoruz, bir vapurun karşı kıyıya geçmesini izlemek dahi insana güzel anlar yaşatabiliyor. Bu şehire canlılığını ve çeşitliliğini  veren bir diğer özelliği de işte bu noktası deniz ile olan yakınlığı.


Akşam yemekleri için ya da arkadaşlarınızla buluşmak için hangi mekanları tercih ediyorsunuz?

Genellikle Boğaz kıyısındaki balık restorantlarında akşam yemeği yemekten hoşlanıyorum. Özellikle yaz aylarında gün batımı eşliğinde yemek yemek oldukça keyifli. Bunun yanında tabii Hollanda Kraliyeti İstanbul Başkonsolosluğu’nun bulunduğu semt olan Beyoğlu’nda ve çevre muhitlerde de gezmeyi çok severim. Özellikle Asmalı Mescit’te bulunan Sofyalı Sokak’ta vakit geçirmek hoşuma gider ve kimi zaman dostlarımla meyhanede vakit geçirmek de favorilerim arasındadır. Beyoğlu muhitinde oldukça lüks restorantlar var ama ben tipik bir Türk meyhanesine gidip enfes mezelerin tadına bakmayı ve rakı içmeyi daha çok seviyorum. Ayrıca meyhanenin vermiş olduğu sıcaklık, insanların politika, ya da Galatasaray, Fenerbahçe hakkında konuşmalarını dinlemekten büyük keyif alıyorum. Bunun yanında dostlarım ile kimi zaman Babylon ve Ghetto’daki aktiviteleri de takip ettiğimiz oluyor ayrıca klasik müzik konserlerini de kaçırmamaya özen gösteriyoruz.

Peki, Türk sanatçılardan ilginizi çeken bir isim var mıdır? Örneğin ressam, müzisyen, yazar gibi?

Benim favori Türk sanatçım, Ara Gülerdir. Kendim de fotograf sanatı ile ilgilenen bir kişiyim ve Ara Güler’in özellikle Siyah-beyaz fotograf çalışmaları çok hoşuma gidiyor. Müzikal anlamda ise Balkan müziklerini dinlemeyi çok severim ve Selim Sesler gibi ustalar favori sanatçılarımdır. Bunun yanında Rembetiko tarzından da çok hoşlanırım. Şu sıralar sık sık Cafe Aman Istanbul rembetiko grubunu dinliyorum canlı olarak. Çok geniş bir Klasik Rembetiko repertuarına sahipler.

Şimdi isterseniz İstanbul’a kattığınız şeyler ve bu şehir ile girdiğiniz etkileşimler üzerine biraz konuşalım. 2012 senesi itibariyle  Hollanda- Türkiye Resmi İlişkileri başlangıcının 400. Yıldönümünü kutluyoruz ve Başkonsolosluk olarak bir çok farklı aktivite düzenlemektesiniz. Bu aktivitelerin planlanma stratejisine ve karakterine baktığımızda özenli bir çoğulculuk seçiliyor. Bir taraftan Babylon’da bir aktivite organize ederken, diğer taraftan Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Bisiklet aktiviteleri düzenliyorsunuz. Bu çoğulcu yaklaşımın altında yatan temel motivasyonunuz nedir?

Türkiye ile olan ilişkilerimize oldukça önem veriyoruz ve bu ilişkinin derinleşmesi için farklı platformlarda organizasyonlar düzenliyoruz. Ortaklaşa olarak yaptığımız aktiviteler de bir kez daha karşılıklı olarak ne kadar verimli çalışabildiğimizi ve yeni projeleri hayata geçirebildiğimizi tecrübe ettik. Hollanda Kraliyeti olarak Türkiye ile ilişkilerimiz anlamında çeşitli önceliklerimiz var. Bunlardan birincisi Türkiye ve Hollanda arasındaki ticari bağları güçlendirebilmek ve iki ülkenin yatırımcılarını da olası yatırımları için yüreklendirebilmek. Önceliklerimizin ikinci ayağını ise Kültürel etkileşim ve işbirliğini arttırma isteğimiz oluşturuyor. Bu yolla kültürel alanda iki ülke arasında köprüler kurmak istiyoruz ve bu köprülerin Hollandalıları ve Türkleri yakınlaştırması en büyük isteğimiz. Bu anlamda Hollanda’da yaşayan Türk topluluğu da Hollanda-Türkiye ilişkileri açısından hayati önem taşıyorlar. Çünkü onlar hem Hollandalı hem de Türkler ve böylelikle ilişkilerde doğal bir köprü gibiler. Ayrıca Türkiyeli vatandaşlarımız da bu ikili aktivitelere katılıp kendi ülkeleri ve kimlikleri ile gurur duyuyorlar. Önceliklerimizin üçüncü ayağını ise iki ülke vatandaşlarının ve kurumlarının karşılıklı etkileşimini arttırmak oluşturuyor. Bu anlamda futbol maçlarından, sivil toplum örgütlerinin etkileşimlerini arttırmaya dek bir çok aktivite organize ediyoruz. Örneğin düzenlemiş olduğumuz Rembrandt sergisi kültürel aktivitelerimize bir örnek iken, karşılıklı kurumsal etkileşimlerin artması anlamında gelecek aylarda İstanbul Modern ve Rotterdam Boijmans Müzesi işbirliği ile ortaklaşa sergiler düzenlenecek. Mesela  İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Kadir Topbaş ile birlikte Emirgan’da 7. Lale Festivali’nin açılışını yaptık ve İstanbul’un her tabakasından insanın bu festivale gösterdiği ilgi beni oldukça mutlu etti. Sizin de bildiğiniz üzere Lale hem Türkiye hem de Hollanda açısından oldukça anlamlı bir çiçek ve Lale bizim ikili ilişkilerimizinden çok özel bir sembolü.

İsterseniz biraz da İstanbul’un nasıl çevre ile daha barışık bir şehir haline getirilebileceğinden bahsedelim. Hollanda gibi bisiklet düşkünü bir ülkenin Başkonsolosu olarak bisikletler ile ilgili bize ne gibi tavsiyeler verebilirsiniz?

Bisiklet kullanımının yaygınlaşabilmesi ve kalıcılaşması için Hollanda da dikkat ettiğimiz iki nokta var. Bunlardan birincisi, bisiklet yolları ve trafik ışıkları gibi düzenlemeleri kapsayan sağlam bir altyapı oluşturmak ve ikinci olarak özellikle araba sürücülerine yolu bisikletlilerle nasıl paylaşmaları gerektiğini de içeren derinlemesine bir eğitim vermek. İstanbul özelinde konuşacak olursak şehir tepelik bir coğrafyaya sahip ve bu sebeple altyapı için pek de uygun değil fakat özellikle Anadolu yakasında Bostancı Sahili’nden Kartal’a kadar olan kısımda oldukça güzel bisiklet yollarına rastladığımı belirtmeliyim ama bu şehrin tamamı için geçerli değil. Bu sebeple işe ilk olarak araba sürücülerinin bisiklet sürücüleri ile yolları paylaşmasını öğreterek başlamalı. Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Gül’ün de teşrif ettiği 48. Cumhurbaşkanlık Bisiklet Turu’nda da gördümki aslında İstanbul ve bisiklet birbirlerine o kadar da uzak kavramlar değil.

Onno Kervers’in en favori aktivitesi bisiklete binmektir diyebilirmiyiz?

Evet ancak fotoğraf çekmek de çok keyif aldığım bir aktivitedir. Hatta fotoğraf çekmeye ilk olarak  12-13 yaşlarında başlamıştım çünkü ablam ve abimin her ikisinin de siyah beyaz fotoğraf makinaları vardı ve fotoğraflarını kendilerinin banyo ettikleri bir karanlık odaları dahi vardı. İlk kameram Rus yapımı Zenith 35 mm SLR kameraydı ve bu kamera ile çektiğim bir çok fotoğrafım hala durur. Zenith’in ardından daha profesyonel bir kamera aldım onun da markası Nikon’du. Yeni kameramı almamla beraber röportajlar da yapmaya başladım. Daha sonra, evlenecek bir arkadaşım nikahında fotoğrafları benim çekmemi istedi ve bu düğün fotoğraflarını beğenen bir başka arkadaşım mezuniyet fotoğraflarını çekmemi istedi derken ciddi anlamda fotoğraf sanatı ile ilgilenmeye başladığımı farkettim. Bu tip küçük işlerden kazandığım parayla da yeni kameralar alıyordum.

Peki Onno Bey, size ait bir karanlık oda var mı?

Hayır, çünkü artık işler değişti dijtal çağda yaşıyoruz, tabi analog kamera her zaman daha sanatsal gelmiştir bana çünkü onunla çekilen fotoğraflarda renk ve piksel sınırlaması yoktur ve bugün çoğu büyük profesyoneller ve sanat fotoğrafçıları analog kullanmaktalar ancak dediğim gibi o kadar profesyonel olmadığımdan dijital kameraya geçmekte bir beis görmedim.

İstanbul’dan da kareler yakalıyorsunuzdur heralde?

Tabii ki, ancak başta klasik turist fotoğrafları olarak niteleyebileceğiniz karelerle başlamıştım işe ama sonradan kendimi geliştirdim İstanbul anlamında. Örneğin ben mimari yapılara da olduça meraklıyımdır ve İstanbul’da özgünlük arz eden mimari yapıları fotoğraflamayı çok severim. Bunun yanında fotoğraf konusunda kendimi mekan anlamında sınırlamıyorum, bütün İstanbul’a ulaşmaya çalışıyorum. Zengin semtlerden, fakir semtlere, gelişen İstanbul’dan muhafazakar İstanbul’a bütün renkleri yakalamaya çalışıyorum.

Türkiye’nin farklı şehirlerini de ziyaret edermisiniz?

Tabii, Anadolu’nun birçok şehirini birçok farklı nedenle ziyaret etme fırsatım oldu. Bu şehirlerden aklımda kalanlar ise, İzmir’in konum anlamında çok güzel bir şehir olduğu, Bodrum’un sıcak ve oldukça Egeli olduğu, Bursa ve Edirne’nin tarihi dokularının muhteşem olduğudur. Öte taraftan, Karadeniz sahillerini de gezme fırsatım oldu, Sinop ve Trabzon oldukça hoşum gitti. Son olarak Kayseri, Gaziantep, Konya gibi şehirleri de birçok kere ziyaret etme fırsatım oldu ve oradaki ekonomik canlılık bu ülke anlamında bana umut verdi. Doğu’da ise Van oldukça özel bir şehir, ve bu ay Diyarbakır Kitap Fuarı’n da Onur Konuğuyuz ve ilk fırsatta Mardin’e de gitmek istiyorum.

Onno Bey, son sorum Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri ile ilgili olacak. Bu sarsıcı ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? Sonu nereye varacak?

Bence hem Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ihtiyacı var hem de Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye. Türkiye’nin tam üyeliği ticaret, politika, ve güvenlik alanlarında iki tarafa da oldukça yeni ve verimli alanlar açacak. Türkiye bölgesinde günden güne aktifleşmeye başlamış bir ülke ve aynı zamanda Avrupa Birliği’nin güvenlik anlayışına benzer bir tutuma da sahip olan bir devlet. ‘Yumuşak Güç’ kavramının temel dış politika stratejisi olduğu bir devlet Türkiye Cumhuriyeti. Bu anlamda Türkiye’nin bölgedeki etkinliği Avrupa Birliği’nin güvenlik öncelikleri ile de uyuşuyor. Bence Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği için hem Türkler hem de Avrupalılar açık yüreklilikle bunun uzun bir süreç olduğunu kendilerine söylemeliler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *